Kelebeğin Rüyası Hiç Bitmese Keşke...

O sabah tek amacım, spordan sonra hemen bilgisayarın başına geçip, yazılmayı sabırsızlıkla bekleyen yazılarıma konsantre olmaktı. Ama inadına hava öyle güzel ve güneş öylesine parlaktı ki... "Ne bilgisayarı Allah aşkına? Her gün kapalı ofistesin zaten. Çık gez biraz" diyordu sanki... Hemen hızlıca bir program yaptım. Anne-kız, "alışveriş bahanesiyle Nişantaşı'nda biraz dolaşalım, yorulunca da bir yemek yeyip, sinemaya "Kelebeğin Rüyası" filmine gidelim" dedik.


Fragmanını gördüğüm ilk saniyeden itibaren, bir an önce vizyona girmesi için sabırsızlanıyordum bu filmi izlemek için. "Eee hani güneşli, açık havayı değerlendireceğim diye atıp tutuyordun?" diye düşünenleriniz olacaktır doğal olarak... Evet haklısınız ama, zaten biraz dolaş, yemek ye, derken saat neredeyse 16:00 oldu bile... Sokaklar gölgede kalınca, o yalancı kış güneşinin iç ısıtan etkisi de hemencecik geçti gitti zaten... 

Spontane oluşmuş olsa da,  birlikte geçireceğimiz böyle kaliteli bir zaman dilimine ihtiyacımız vardı. Annem uzun yıllar Kültür Sanat Danışmanlığı yapmış bir gazeteci, yazar ve şair olduğu için, bu filmden, keyif alacağını düşünerek, onunla gitmeyi özel olarak istedim.

"Dün gece bir düş gördüm

Düşümde kelebek olduğumu gördüm

Şimdi düşünüyorum...

Ben kelebek olduğunu düşünen bir insan mıyım?

Yoksa, insan olduğunu düşünen bir kelebek mi?"



Yılmaz Erdoğan’ın senaristliğini ve yönetmenliğini yaptığı Kelebeğin Rüyası; Zonguldaklı iki genç şair Rüştü Onur (Mert Fırat) ve Muzaffer Tayyip Uslu’nun (Kıvanç Tatlıtuğ ) aşk ve şiiri, veremle olan savaşlarına tercih etmelerini, karşılığında sadece sevgilerini ve şiirlerini bırakarak bu dünyadan genç yaşta göçüp gitmelerini anlatan 128 dakikalık bir dönem filmi...

Şiirli-Şairli, toplumun büyük kesimi tarafından en ilgi gösterilmeyen sanat dallarından birini konu eden film, vizyonda çoğunlukla Oscar adayı yabancı filmlerin ve yerli komedilerin yer aldığı şu günlerde gösterime girmesine rağmen, 430.000 gibi çok iyi bir hafta sonu gişesi yakalamış. 


Muhteşem ötesi görüntülerinin yönetmenliğini Gökhan Tiryaki'nin üstlendiği ve IMDB notu 8,3 olan Film, fragmanı sebebiyle, iki şair arkadaşın, aynı anda beğendikleri kız uğruna şiir yazarak yarışacaklarını ve kız hangisinin şiirinden etkilenirse, onunla diğerinin, kız uğruna aralarının bozularak, savaşacaklarını filan sanıp, yine her zamanki klişelere kendini hazırlayanları, en güzel şekilde ters köşeye yatırıyor. 


Mümkün olduğunca "spoiler" vermeden, kısaca konusunu özetlemek gerekirse; 

Tek parti hükümeti ve1941 Türkiyesi... Zonguldak’ta yaşayan 13-50 yaş arası her erkeğin, madende çalışmakla mükellef kılındığı yokluk yılları... Yakın arkadaş olan Muzaffer  ve Rüştü ise verem hastası oldukları için yer altında çalışmaktan kurtulmuş.

Tüm yokluk ve hastalıklarına rağmen, şiir yazma tutkusuyla yanıp tutuşan bu iki şairin, şiire bahane olarak gördükleri aşk; kentin ileri gelenlerinden Zihni Bey’in kızı Suzan'ın (Belçim Bilgin) şehre gelmesiyle tekrar canlanıyor. Bu süreci dönemin şartları altında en güzel şekilde yansıtan filmin, özellikle ilk yarısında yer yer gülümseten sahnelere de yer verilmiş. 


Şiirin ete kemiğe bürünmüş halleri gibi hissettiren, güzel ruhlu iki şairin romantik heveslerinin, hayat karşısında yavaş yavaş solduğunu gösteren film, aslında sadece iki şairin acıklı hikayesi değil... O dönemin ve mükellefiyet yıllarının da bir portresi. 

Daha önce şahsen hiç duymadığım ve Osmanlı’nın kömür ihtiyacını karşılamak amacıyla hazırlandığını, araştırarak öğrendiğim mükellefiyet yasası diyor ki: “Ereğli’nin 14 kariyesinde 13-50 yaş arasındaki erkekler kazmacı, kürekçi, direkçi olarak çalışmakla mükelleftir.” 


Bu madde uyarınca, insanlar zorla madene sokularak, çok zor şartlar altında çalıştırılıyormış. Görevden kaçanları engellemek ve disiplini sağlamak için alınan önemler ve uygulamalar ise inanılmaz. Sık sık yaşanan grizu patlamaları ve kazalarda toplu ölümler oluyor ve "Bit mücadelesi" adı altında tüm maden işçileri herkesin ortasında zorla çırılçıplak soyundurularak, buhar kazanlarına sokuluyormuş. 



Film; Sosyo-ekonomik çerçevenin etki-tepkilerinin izlerini karakterler üzerinde yansıtırken, bir tarafta; acı içinde perperişan evlerde, aç bilaç yaşanan ve çoğu yer altında geçen hayatlar, diğer tarafta; bu durumun tam aksine tenis turnuvaları, vals dersleri ve balolarla gününü gün eden bir kesimi de gözler önüne sererek, insanı derinden etkiliyor.


Aslına bakarsanız 2.Dünya Savaşı yıllarını ve fakirliği işliyormuş gibi yaparken, bir diğer yanda da, aslında şirin bahanesi olarak gördükleri "aşk"la aklını bozmuş iki şair dostu, bir odaya kapatarak, "bağımsız sinemaya" da göz kırpıyor.

Evrensel oyunculuk anlamında; "metod oyunculuğu" tarzında inanılmaz bir örnek sergileyen ve rolünün hakkını verebilmek uğruna, aşırı derecede zayıflayıp, kemiklerinin sayıldığı sahnelerde, izleyicilerin üzüntüden nefeslerinin tutulmasına sebep olan Kıvanç Tatlıtuğ'un; sade, tertemiz ve abartıdan uzak sinema oyunculuğu karşısında şapka çıkarıp eğiliyorum.



Bu seneki Oscar ödüllerinde pek çok tahmini doğru tutturmuş naçizane bir izleyici olarak, genç kızların ondan bahsederken söylediği ismiyle "Kıvanç Baldan Tatlıtuğ'un" bu filmde Oscar'lık bir performans sergilediği kanaatindeyim. "Şahsi görüşüm" demiştim, katılırsınız katılmazsınız bilemem :)


Mert Fırat da oldukça iyi.. Aralarında çok başarılı şekilde sağlanmış bir uyum var ve kimse diğerinin önüne geçmeye çalışmıyor. 
Mediha rolüyle Farah Zeynep Abdullah ve Behçet Necatigil karakteriyle Yılmaz Erdoğan, abartısız ve gerçekten başarılı oyunculuklar sergilenmiş.



Söylemeden geçemeyeceğim tek şey; "eş kontenjanından filme dahil edildiği" ileri sürülerek çok eleştirilen Belçim Bilgin... Elinden geleni yapmaya çalışsa da, 30 yaşında bir hanım olarak yüz ve fiziği maalesef, lise öğrencisi kompozisyonunda belki pek inandırıcı olamamış ama, ben yine de sadece eş kontenjanından bu role uygun görüldüğünü düşünmek istemiyorum. Çünkü ortada çok ciddi bir prodüksiyon bütçesi var, bu iş şaka değil. Ama şu var ki insan; kendini böylesine içine çeken bir filmin tam odağında otururken, onun olduğu sahnelerde, sinemanın büyüsünden biraz çıkıp, dışarıdan izleyen ve bunun gerçek değil, bir film olduğunun tekrar farkına varan kişiye dönüşebiliyor.


Sonuç olarak, her ayrıntısını kaçırmadan izlemeye çalıştığım, gerçekten rüya gibi bir filmdi... Balık hafızalı olmama rağmen, söylenen güzel sözleri ezberleyebilmek umuduyla, içimden tekrar ettiğim bile oldu. Hani güzel bir rüya görürken de olur ya, bir yandan bunun bir rüya olduğunun farkında olsanız da, "aman ben bunu unutmayayım" dersiniz... İşte aynen o duygu!


Zaman zaman sadece tek bir damlanın kirpiğimin ucunda donup kaldığı, zaman zaman da fütursuzca gözyaşı döktüğüm filmden, kurbağa gibi gözlerle çıktıktan sonra, uzun süre bir hüzün duygusu sardı içimizi. "Eee Nası buldun?" sorusuna "çok iyiydi" cevabından çok daha fazlası vardı yüreğimizin tam üstüne oturup kalan... 



Garibanlığı, aşkı, çaresizliği ve verem gerçeğini düşünüp, üzerine konuştuk biraz.  Sonra baktık olmayacak, bir daha konuyu açmamaya çalıştık çaktırmadan ikimiz de... Ama fark ettim ki etkisinden öyle kolay kolay çıkılacak gibi değil aslında...


Dev bir prodüksiyon örneği sergilenerek, Gökhan Tiryaki'nin üstün görüntü yönetmenliği sayesinde, çok iyi kadrajlarla, sadece sokaklarına değil, neredeyse tüm Zonguldak'a yer verilen ve bol bol dış mekan kullanılmasıyla, dönem filmi atmosferi sağlanması konusunda da Türk Sineması için dönüm noktası olan Kelebeğin Rüyası, önümüzdeki sene, Yabancı film dalında Oscar almasına şaşırmayacağım ve pek çok festivalden bol ödülle döneceğine inandığım bir çalışma olmuş... 



En kötü ihtimalle bunların hiç birisi gerçekleşmese dahi, sırf şiir okunmasını bir nebze de olsa özendirecek olması bile, bence bu filmi sevmek için güzel bir neden... 


Gencecik yaşta göçüp gitmiş, ama gönül verdikleri şeyi yapmaktan ödün vermemiş şairlerimizi yücelten bir Senarist ve Nuri Bilge Ceylan’la olan deneyiminin de etkisiyle harika bir film ortaya koyan ve kendisi de Şair olan Yönetmen Yılmaz Erdoğan'ı tebrik ediyorum.


Bu kadar konu etmişiz madem,  gelsin o zaman değerli Şair Nursen Deliktaş'tan, maden ocaklarındaki hayatlar üzerine yazılmış etkileyici bir şiir...

OCAKLAR SÖNDÜ

Sirenler çaldı yine
Yine parçalandı yürekler

Dilim dilim
Ateş rengi bir bulut gökyüzünde
Bir koşmaca bir telaş ardından
Ve yine aynı film
Hep aynı soru gözlerdeki
Bu defaki kim

Oysa ne ilk ne sondu

Bu defaki de
Yine grizu patladı
Yine yıkıldı kim bilir
Hangi yuvalar
Ocaklar söndü

Sonra

Yine zaman sardı yaraları
Unutuldu yine zamanla acılar
Her zamanki gibi
Hatıralarda kaldı anıları

Ve bir gün

Ocak bitti dedi birileri
Ocak kapatıldı ardından
Yine insanlar aç
Yine işsizlik diz boyu

Bu defa ocak değil

Ocaklar söndü

               Nursen Deliktaş



Etiketler: , , , , , , , , , , , ,